Televizyon Tarihinin Dönüm Noktası: The Twilight Zone
Bazı diziler vardır ki, baştan başlamanız gerekir. Breaking Bad'i hiç izlememişseniz, doğrudan 4. sezonun "End Times" bölümüne atlamak felaketle sonuçlanır. Kafanızda bir sürü soru oluşur; hele de küçük bir çocuğu zehirleyen adamın neden herkes tarafından sevildiğini anlamakta zorlanırsınız. Ancak antoloji dizilerinde durum tamamen farklıdır. 1960'ların çığır açan bilim kurgu dizisi The Twilight Zone (şu anda Tubi'de ücretsiz izlenebiliyor) için bölümleri rastgele seçip izleyebilirsiniz. Dizinin süreklilik arz eden bir hikayesi yok; bu yüzden hangi sırayla izlediğinizin hiçbir önemi yok.
Yine de The Twilight Zone'a tamamen yabancıysanız ve sadece "çığır açan bir yapım" olduğu için merak ediyorsanız, rastgele seçim yapmak çok da akıllıca değil. Dizide vasat, hatta tamamen başarısız bölümler de var. Örneğin "The Bard" hiç komik olmayan bir komedi denemesiydi. Üst üste birkaç kötü bölüme denk gelirseniz, diziye adil bir şans vermeden pes edebilirsiniz. Benim önerim, farklı türlerden, dizinin en iyileri arasında gösterilen birkaç bölümü seçip izlemeniz. İşte karşınızda, tüm serinin en iyi beş bölümü:

1. The Dummy: Oyuncak Bebeğin Kabusu
Canlı bebek hikayelerine her zaman zaafım olmuştur. Canlı bir oyuncak bebeği konu alan "Living Doll" daha korkutucu olsa da, "The Dummy" bence bir tık daha iyi. Bölüm, vantrilok (karnından konuşan) Jerry Etherson (Cliff Robertson) adında alkolik bir sanatçının, kuklası Willie'nin canlı olduğuna inanmasını konu alıyor. Jerry sahnedeyken Willie gösteriye pek de uyum sağlamaz; hatta Jerry'yi ısırır. Soyunma odasında yalnız kaldıklarında ise Willie, Jerry'yle alay eder. Ancak Jerry'nin menajeri içeri girdiğinde Willie susar ve menajer Jerry'nin sanrılar gördüğünü, çok içtiğini düşünür. Vantrilok kuklaları doğal olarak ürkütücüdür ve bu bölümde bu etki muhteşem kullanılmıştır. Ama bu korku hikayesinin arkasında daha fazlası var: Aslında bu, kendi başarısızlıklarıyla boğuşan bir adamın hikayesi. Bölümün çoğunda Jerry'nin gerçekten deli mi yoksa haklı mı olduğundan emin olamazsınız; ta ki sürpriz son her şeyi kesin bir şekilde açıklayana kadar.
2. He's Alive: Nefretin Gölgesinde Bir Hikaye
Dünya çapında, Amerika dahil, sağcı aşırılık yükselirken, 4. sezon bölümü "He's Alive" 1963'teki ilk gösteriminden bu yana en güncel haline geldi. Dennis Hopper, Amerikalı neo-Nazi Peter Vollmer'ı canlandırıyor. Vollmer'e Adolf Hitler'in hayaleti (Curt Conway) musallat olur ve ona nefretini daha etkili bir şekilde nasıl yayacağını öğretir. Bu, zorluklarla boğuşan Vollmer'i gerçek bir hareketin lideri olarak yeni zirvelere taşır. "He's Alive" hem nefretin hem de merhametin karmaşıklığını ele aldığı için etkileyicidir. Hitler'in hayaletiyle olan ürkütücü ve ilginç ilişkisinin yanı sıra, Vollmer'in Ernst (Ludwig Donath) adında bir Yahudi adamla dostluğu vardır. Vollmer, yıllardır gösterdiği şefkat nedeniyle Ernst'i bir baba figürü olarak görür. Çoğu kişi The Twilight Zone'u uzaylılar ve doğaüstü şeylerle ilişkilendirse de, en iyi bölümlerinden bazıları işte bu şekildedir: Katmanlı bir insan dramasını tamamlayan küçük bir doğaüstü unsur.

3. Nightmare at 20,000 Feet: Uçakta Korku
Bu, The Twilight Zone'un en ünlü bölümü olabilir ve bunun iyi bir nedeni var. "Nightmare at 20,000 Feet" (20.000 Feet'te Kabus), uçak yolculuğu korkusunu zirveye taşır. William Shatner'ın genç bir versiyonunu izlemek de cabası! Hikaye, uçaktan yeni çıkmış ve sinir krizi geçirmiş bir adamın (Shatner) uçağın kanadında tüylü bir yaratık gördüğüne inanmasını konu alır. Kimse ona inanmaz, hatta karısı bile. Gerilim dolu anlar ve unutulmaz bir finalle, bu bölüm televizyon tarihine geçmiştir.
4. Eye of the Beholder: Güzellik Algısı
"Eye of the Beholder" (İzleyicinin Gözü), toplumun güzellik standartlarını sorgulayan çarpıcı bir bölümdür. Yüzü bandajlı bir kadın, geçirdiği ameliyatın sonucunu beklemektedir. Eğer ameliyat başarılı olmazsa, toplumdan dışlanacaktır. Bölümün sonunda gerçek ortaya çıkar: Bizim "çirkin" olarak gördüğümüz yüzler, aslında onların dünyasında güzeldir. Bu bölüm, önyargılarımızı ve güzellik kavramını sorgulatır.

5. The Monsters Are Due on Maple Street: Paranoya Şehri
"The Monsters Are Due on Maple Street" (Canavarlar Maple Sokağı'nda), bir banliyö sokağında geçen ve dışarıdan gelen bir tehdit algısıyla komşuların birbirine düşmesini konu alır. Elektrikler kesilir, garip olaylar yaşanır ve herkes birbirinden şüphelenmeye başlar. Sonunda ortaya çıkar ki, asıl canavarlar uzaylılar değil, insanların kendi korkuları ve paranoyalarıdır. Bu bölüm, toplumsal histerinin ne kadar tehlikeli olabileceğini gösterir.
İşte The Twilight Zone'un en iyi beş bölümü. Umarım bu seçkiler, dizinin büyülü dünyasına adım atmanız için bir başlangıç olur. Unutmayın, her bölüm kendi içinde bir hikaye; ama hepsi insan doğasının karanlık köşelerine ışık tutuyor.
Henüz yorum yok — ilk yorumu sen yaz!